Şükrü ALNIAÇIK yazdı: Gaffar Okkan kahraman mıydı?

Biz, Ülkücüyüz. Bizde açık kaynak haber ve popüler bilgiyle, derin analiz ve mahrem bilgi daima ayrı raflarda muhafaza edilir.

Biz, Ülkücüyüz. Bizde açık kaynak haber ve popüler bilgiyle, derin analiz ve mahrem bilgi daima ayrı raflarda muhafaza edilir. 

Sosyal münasebetlerimizi yaygın ve alışkın olunan bilgilere göre, iddiasız sürdürürken fikir, kanaat ve siyasetimizi, derin gerçek bilgi ve kaygılara göre belirleriz. 

Çok basit ve günümüzle doğrudan alakası olmayan bir örnek olmak üzere 24 Ocak 2001 tarihli Gaffar Okkan suikastini değerlendirecek olursak:

Ana akım medyadaki "Amedspor tribünü" havasından hızla çıkmak zorunda kalırız. 

İddia "Okkan'ın Diyarbakır'da polisi yeniden sokakta görev yapabilir hale getirmesi ve halkla bütünleşerek devleti sevdirmesi"dir!

Peki, 24 Ocak 2001’de, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'ı, Hollywood mafya suikastlerini aratmayan bir saldırıyla, beş korumasıyla birlikte şehit eden süreç nasıl gelişmiştir?.

90’lar gibi cesur bir gazetecinin asla kayıtsız kalamayacağı, sağlam bir tarihçinin arşivinin kapısında 50 yıl hazırolda bekleyeceği bir zaman kesitiyle ilgili fazla yazıp ÇİZMEMEMİZİN stratejik sebepleri vardır. 

Düşman bu mevzuda fazla konuştuğu için, bugüne kadar devletimize zarar vermektense susmayı tercih ettik.

Kozmik bürosu saldırıya uğramış bir milletin evladı olarak sık dokuduk, ince eledik.

Ancak, 24 Ocak’ta yaşanan iki kanlı olayın her yıl birbirine de bulaştırılarak “Sol’un insan kaynakları şovu”na dönüştürülmesine de izin vermeyiz. 

Gizli kaynak sahibi dedektif de değiliz. Biz ihtimalleri ortaya koyarız. Okuyucu, oradan alacağını alır. 

Bu esnada “kahraman”lar da gönüllerde kendilerine ihtimallerin mantık katsayısına uygun yerler bulurlar.

Sekiz yıl arayla aynı anlamlı günde (24 Ocak’ta) gerçekleşen bu olayların iki çözüm labirenti vardır. 

Peşin olarak şunu ifade edeyim, bu cinayetleri, Ülkücülerden başka herkesin işlemiş olma ihtimali vardır. 

O yüzden de “ev kira ama memleket bizim” derken eğer samimiysek, bu olayları aydınlatmak, en çok da bizim hakkımızdır. 

ÖNCE LABİRENTİN İÇ KOLUNDAN YANİ DÂHİLİ SEBEPLERDEN İLERLEYELİM: 

(Bu Olayları Derin Devlet mi yaptı?)

24 Ocak 1980 “Liberal Ekonomi” kararlarının uygulayıcı bürokratı Turgut Özal, 1983’te “konseye rağmen” süsü verilerek iktidara gelmiş ve Başbakanlıkta farklı bir profil çizmişti. 

1977 seçimlerinin MSP İzmir Milletvekili adayı Turgut Özal, darbeyle inen Celal Bayar’dan sonraki ikinci sivil Cumhurbaşkanı olarak 1989’da Çankaya’ya çıkmıştı. 

“Transformasyon” yani yarı devrim (bazılarına göre karşı devrim) iddiasındaki Turgut Özal, 7 yıllık görev süresinin ortalarında 65 yaşında ani ve şaibeli bir şekilde ölmüştü.

1993 yılında yaşanan ve hâlâ aydınlatılamayan tek olay Özal’ın şaibeli ölümü değildir. 

Bir yıla üç sivil hükümet, 11’i ölümlü 13 büyük suikast sığdıran 1993, “derin faaliyetlerin en uzun yılı” olmaya adaydır. Bu olaylardan hiç birinin bugüne kadar aydınlatılamamış olması, devleti zan altında bırakmaktadır. 
 
24 Ocak 1993 Gazeteci UĞUR MUMCU
5 Subat 1993 Milletvekili ADNAN KAHVECİ
17 Şubat 1993 Jandarma Genel Komutanı Orgeneral EŞREF BİTLİS
17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanı TURGUT ÖZAL
25 Mayıs 1993 BİNGÖL KATLİAMI (33 SİLAHSIZ ER ŞEHİT)
2 Temmuz 1993 SİVAS-MADIMAK OLAYLARI
4-5 Temmuz 1993 BAŞBAĞLAR KATLİAMI
22 Ekim 1993 Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı TUĞGENERAL BAHTİYAR AYDIN
4 Kasım 1993 JİTEM Kurucusu BİNBAŞI AHMET CEM ERSEVER

Sorular:
1- Bu olayları Türk Devleti yaptıysa neden yaptı?
2- Dış güçler yaptıysa neden hesap sormadı? 
3- Mütekabiliyet hakkı olduğuna göre misilleme olarak ne yaptı?
4- Devlet içinde bir klik yaptıysa kimdi ve neden yaptı?

Mesela Sivas+Başbağlar’da 66 cesetin kanıyla, "Alevileri PKK'ya ısındıracak bir çöpçatanlığı, Apo'nun ev sahibi Suriye akıl ettiyse, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetlerini Aydınlık’ta tefrika etmesini de El Muhaberat mı tezgahladı?..

Bu sorunun doğru cevabını bulduğumuz zaman, bugüne kadar yapılmış en açık kimlik tanımlaması “JİTEM’in sözleşmeli elemanı” (Eski Maocu dostu Cengiz Çandar’ın ifadesi) olan Doğu Perinçek’in asıl misyonunun aydınlanacağının da farkında mıyız? 

93'ÜN SIRLARI

Özal'ın şaibeli ölümünden sonra cumhuriyet değerlerinin muhafaza lugatindeki haliyle “ehven-i şer 46’lı” Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı seçilmişti.

Boğaziçili Liones Başbakan olan Tansu Çiller’in “böcek yiyen böcekler yetiştirmek” sözünü takiben OHAL bölgesi daha da hareketlenmişti. 

Bazıları bu böcek lafını “Özel Harekatçılar” olarak algıladı, ama bu yaklaşım yanlıştı!

“Böcek” gibi teröristleri ifade eden bir sözün PKK’lılar gibi sahanın her yerine yayılmayı ve onların kurallarıyla vuruşmayı kastettiği” düşüncesi de sıkıntılıdır. 

“Böcek yiyen böcekler”in intelijensiya lugatindeki karşılığı: “Hizbullah”tır!..

Tabii ki Lübnan Hizbullah’ını değil karikatürize eylemlerle “PKK’ya rahmet okutan” Batman Hizbullah’ını kastediyorum..

Amerikan vatandaşı Çiller’in her sağcı başbakana nasip olmayan centilmen bir Genelkurmay başkanı vardı. 

Çiller “Tak” diye emrediyor, Güreş “Şak” diye yapıyordu!..

Ben burada, 90’ların bütün esrarını çözmek veya tüm garabeti gözler önüne sermek iddiasında değilim. 

Ancak 90’larda OHAL Bölgesinde yaşanan JİTEM’li, Hizbullah’lı, beyaz Toroslu mücadele süreci doğru anlaşılmadan Gaffar Okkan’ı da, Diyarbakır halkındaki bu “polis sevgisini” de 24 Ocak suikastını da doğru anlamanın imkansız olduğu konusunda iddialıyım!

Özal’ın, zamansız ölümünden önce Irak Kürt Bölgesel yönetimini de kapsayan bir federasyona sıcak baktığı yazıldı, konuşuldu. 

Yani ANAP’ın dünü de bugünü de PKK’yla kıran kırana bir mücadele konusunda DYP’den epeyce farklı düşünüyordu. 

Sahanın halinden ve mücadelenin dilinden anlama konusunda nazlıydı.

Özal’ın, askerî vesayete karşı sivil otoritenin emrinde çalışan güçlü bir polis teşkilatı kurma hevesi, OHAL şartlarında Jandarma İstihbaratıyla reaksiyona girince amacından sapmış ve 3 Kasım 1996’da  yaşanan Susurluk “kazasında” ağır yara almıştı. 

Erbakan’ın “gulu gulu dansı” dediği “Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri için sanki Devlet Tiyatrolarında prova yapılmıştı. 

Soruşturma, hızla hilal bıyıklı Polis Özel Harekatçıların üzerine doğru gidiyor, faili meçhuller, Aydınlık grubu tarafından ısrarla Çiller ve Ağar ekibinin üzerine doğru itiliyordu. 

Susurluk’un gerçekte ne olduğunu araştıran da fazla uzun yaşamıyordu. 

Susurluk Araştırma Komisyonu Sözcüsü RP'li Bedri İncetahtacı, Susurluk Raportörü Hâkim Akman Akyürek, Emekli MİT’çi Ertuğrul Berkman, Susurluk kazasına benzer kazalarla bu dünyadan ayrılmış, böylece basında korkuya dayalı bir oto sansür sağlanmıştı.

İşte demokrasiye soldan kurşun çakarak balans ayarı yapan 28 Şubat 1997 post modern darbesi o günlerde yaşandı. 

Ve... 

54. Hükümet, 30 Haziran 1997’de istifaya zorlandıktan sonra eski Pol-der’li Gaffar Okkan Diyarbakır’a, 18 Kasım 1997’de 55. (Ana-Sol-D) hükümeti döneminde, ANAP’lı İçişleri Bakanı tarafından atandı.

Yeni başbakan Mesut Yılmaz’ın: “Avrupa Birliğine giden yol Diyarbakır’dan geçer” demesine henüz iki yıl vardı. Ama DYP’den farklı olarak Anavatan Partisi, “OHAL’in kalkması gerektiğine” inanıyordu. 

Karanlık işleri de sevmiyordu!

Son 5 yılda Güneydoğu'da, faili meçhuller konusunda güvenlik güçlerinin özel mesaisini temize çıkaran farklı “amatör ligler” oluşmuştu.

 Söz konusu Diyarbakır kent merkezi olduğunda ise “Hizbullah” bunların başında geliyordu.

Yani Okkan’ın göreve başladığı 1997 yılı, sıradan bir takvim yılı değildi. 

Halk faili meçhullerden rahatsızdı. 

“Devlet desteği aldığı” iddia edilen Hizbullah, PKK’nın anladığı dilden konuşuyordu. İşin garibi, halkın politik ve dinamik kesimi de bu dilden anlıyordu. 

Okkan Diyarbakır’a nasıl oldu da bu kadar farklı bir konseptle, geniş bir selahiyetle ve neredeyse özerk bir yönetim anlayışı içinde atandı?..

Sonu ölümle biten bu farklı yönetim anlayışını Okkan’ın önceki görev yerlerinde o kadar da öne çıkmayan kişilik özelliklerine bağlamak ne kadar mantıklıydı? 

“Çok sevildin müdürüm!. Hadi artık öl şimdi!..”
Mi?..

Yoksa "sana ne oğlum elin Hizbullah’ından!. "
Mı?..

Gaffar Okkan için de şöyle bir ideolojik tandans diyalektiği kurulabilir mi sizce:

Okkan sıkı solcuydu ve devletin “böcek yiyen böceklerinin Kürtleri radikal İslamcı yapabileceği” endişesini taşıyordu. 

Bu “sakallı yobazların” isterse PKK’lı olsun Diyarbakır devrimcilerine verdiği zarardan rahatsızdı. 

Oysa kurmay aklı, bu “sakallı böceklerin” tohumuna para vermediği için onları, Polis Özel Harekat’tan da Gönüllü Köy Korucularından da ucuza mâl ediyordu.

Testiler birbirine vuruluyor, su testisi su yolunda kırılıyordu. 

İşte Gaffar Okkan, Diyarbakır’da “artistlik” yapınca bu bol böcekli savaş doktrininin tekerine çomak sokmuştu. 

Okkan’ın özellikle Diyarbakır Sol’u yani PKK sempatizanları tarafından sevilmesi ve bunun kitlesel bir sempati olarak sunulmasının sebebi, Hizbullah’a ve onun faili meçhullerle tesis ettiği saha hâkimiyetine karşı giriştiği mücadeledir. 

Genelkurmay'ın OHAL doktriniyle çelişen bu aykırı mücadelenin 12 Eylül öncesinden tanıdığımız Pol-Der’li Emniyet Müdürü reflekslerinden çok da farkı yoktur. 

Böcek yiyen böceklerin üzerine giderek bir kısım böceğin takdirini kazanan aykırı bir müdürün sorgularda hangi bilgilere ulaşabileceğini ve bunu hangi siyasi ajandayla kullanıma açacağını bilmemiz de mümkün değildir. 

Daha önemlisi, bunu “böcek” işiyle uğraşan “ziraatçiler” de bilmemektedir. Gaffar Okkan, 70’lerin her ateşli devrimcisi gibi Uğur Mumcu’ya da hayrandı. Cinayeti aydınlatmayı kafasına koymuştu.

Hatta 24 Ocak 1993’ün 8. yıldönümünde yani öldürüldüğü günün akşamı kendi ifadesiyle:

“Tüm televizyonların kendisinden bahsedeceği” önemli bir açıklama yapacaktı. 

Peki 8 yıl önce Ankara’da yaşanmış bir olayı aydınlatmak, Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün görevi miydi? 

Değildi!...

O yüzden Gaffar Okkan suikastini, Uğur Mumcu suikastiyle aynı arka plan üzerinden okumak mümkündür. 

Üstelik 8 yıl arayla her iki olayda da akla gelen ilk faillerin “İslamcılar” olması da bu olayların 28 Şubat sürecinden bağımsız değerlendirilmesini  zorlaştırmaktadır.

Okkan, Diyarbakır’da SHP tipi etno-ideolojik bir performans sergilemiş, tabii ki bu sıkı goygoy sayesinde devlete sevki mümkün olan geçici bir şahsi sempati tesis etmiştir. 

Ne varki 1995’te Diyarbakır’da % 46 olan ve 5 milletvekili getiren DEHAP oylarının 2001’de % 56’yla 8 milletvekiline çıkması, bu sempatinin Türk Milleti adına yapıldığı hususunda derin kuşkular uyandırmaktadır. 

*

VE LABİRENTİN DIŞ HATLAR TERMİNALİ...

“90’lar Türkiyesi”ni tanzim eden bir diğer etken de ABD’nin Irak’ı üçe bölmesiyle sonuçlanan Körfez Savaşı’ydı. 

ABD’nin 1992’de 36. Paralelin kuzeyini İsrail’e angaje etme ve Kürtleri bir bütün olarak Türkiye’ye karşı kullanma girişimine askeri ve politik reaksiyon geliştiren Kürt kökenli Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in helikopteri, Çekiç Güç F 15’leri tarafından taciz edilmiş, Ege’de Muavenet muhribimiz kalleşçe vurulmuş, 1993 başlarında da Eşref Paşa’nın uçağı kaza süsü verilerek düşürülmüştü. 

Bunlar, şu veya bu sebeple ABD’yi karşısına almış hiçbir vatandaşın kayıtsız kalacağı durumlar değildi.

O günden bugüne kadar Uğur Mumcu suikastinin de bu konuları araştırırken yapıldığına dair inandırıcı iddialar dile getirildi.

Bu yazı çok uzadı, “DIŞ HATLARI” da başka bir yazıda irdeleyelim. 

Şükrü Alnıaçık 
24 Ocak 2021

GÜNDEM 25.01.2022 11:34:00 0

YAZARLAR