Dr. Ali GÜLER / TARİH


Kızılca Gün: Mustafa Kemal Paşa Ankara’da (27 ARALIK 1919)

Kızılca Gün: Mustafa Kemal Paşa Ankara’da (27 ARALIK 1919)


Kızılca Gün: Mustafa Kemal Paşa Ankara’da
(27 ARALIK 1919)


Dr. Ali GÜLER


Coşkulu Karşılama: Kızılca Gün

Sivas’tan Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 27 Aralık 1919 günü 9 gün süren yorucu bir yolculuktan sonra 11.00’de Ankara Dikmen sırtlarına ulaşmıştı. 

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Ankara’ya gelmekte oldukları haberi bir anda çığ gibi bütün şehri sarmış, herkesi sevince boğmuştu. 
“Milli Mücadele’nin Hakanı” olarak bilinen Vali Vekili Yahya Galip (Kargı) başkanlığında bir karşılama komitesi kurulmuştu. Bu komitede Müftü Rıfat (Börekçi), Kınacızade Şakir, Bulgurzade Tevfik, Attarbaşızade Rasim, Toygarzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütükçüzade Ali, Hanifzade Ahmet, Ademzade Ahmet, Binbaşı Fuat Bey, Kınacızade Şakir Bey gibi Ankara’nın ileri gelenleri vardı.

Ankaralılar, Seymen geleneklerine göre o günü “Kızılca Gün” ilan etmişlerdi. 

“Kızılca Gün”, bir beyliğin ya da devletin çöküş ve yıkılışı günlerinde, halkın yeni bir devlet kurmak ve başlarına yeni “lider” seçmek için “Seymen Alayı” adıyla atlı ve yaya birlikler kurdukları, Seymenlerin (Efelerin) kendilerine göre oyunlar oynadıkları, adeta bir toya dönüştürdükleri bir gündü. Bu gelenek, Ankara ve yöresini fetheden üç beyden birisi olan Kızıl Bey’e (diğerleri Karaca Bey ve Eyne Bey’dir) tabi olan Oğuzların Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığı bir gelenekti. 

Bu gelenek, Ankara Ahi Cumhuriyeti’ni kuran irade idi. 

Bir imparatorluğun ellerinden kayıp gittiğini gören Ankaralılar, şimdi yeni bir Türk devletinin kuruluşuna giden yolun başında durduklarını, onları bu buhrandan çıkaracak olan kahramanın Mustafa Kemal Paşa olduğunu görmüş ve onu bağırlarına basmak için harekete geçmişlerdi.

Ankara Seymenleri, Ulucanlar ve Hacı Bayram’da toplanarak üç kol halinde Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye’yi karşılamak üzere Dikmen sırtlarına doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yaya olanlar, günümüzde Genelkurmay Başkanlığı ile TBMM’nin bulunduğu kavşakta yerlerini aldılar.

20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Vali Vekili Yahya Galip Bey, Heyeti karşılamak için Gölbaşı’na kadar gitmişlerdi. Gölbaşı’nda Haymanalı atlıların öncülüğünü yaptığı kalabalık bir halk topluluğu vardı. Binlerce Ankaralı yol boyunca sıralanmıştı. 70 yaya 300 atlı zeybek kıyafetinde Seymen yollara dizilmişti. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ile Yahya Galip Bey’i otomobiline aldı. Kızıl Yokuş’a (Keklik Pınarı/Dikmen) doğru hareket ettiler.   
Gölbaşı’ndan sonra ikinci karşılama Kızıl Yokuş’ta yapıldı. Seymenler geleneksel oyunlarını oynadılar. Üçüncü karşılama şimdiki Genelkurmay Başkanlığı ile TBMM’nin bulunduğu kavşakta büyük bir coşku ile yapıldı. 

Burada ortalık karıştı. Seymenler, esnaf temsilcileri, öğrenciler, binlerce Ankaralı Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını alkışlıyorlar, “Yaşa! Varol!” sesleri göklere yükseliyordu. O günlerde karşılayıcılar arasında bulunan genç tarih öğretmeni Enver Behnan Şapolyo, anılarında şunları anlatıyor:

“… Mustafa Kemal Paşa burada karşılama heyetiyle devlet memurlarını bir arada görünce, otomobilinden indi. Herkesin ayrı ayrı ellerini sıktı. Biraz daha ileri gidince yüzlerce delikanlıyı zeybek kıyafetlerinde, ellerinde palalar dimdik ve canlı görünce, bu Seymenlere hayran oldu. Bu büyük ve tarihte misli az görülmüş karşılama töreninden pek memnun kaldı. Yiğitleri sert bir sesle:
-Merhaba Efeler! diye selamladı. Efeler, hep bir ağızdan:
-Sağ ol Paşa Hazretleri, diye karşılık verdiler. Mustafa Kemal:
-Arkadaşlar, buraya niçin geldiniz? diye sorunca, hep bir ağızdan,
-Millet yolunda ölmeye geldik, diye haykırdılar.
Halk da “Yaşa!” sesleri ile ortalığı inletiyordu. Mustafa Kemal, yaya yürüyor, otomobil de kendisini takip ediyordu.”

Dördüncü karşılama günümüzde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bulunduğu yerde (Sıhhiye) yapıldı. Ankara’nın ileri gelenlerinin bir kısmı da Paşa’yı burada bekliyordu. Başlarında Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi Efendi vardı. Mustafa Kemal Paşa yanlarına geldi. Müftü Rıfat Efendi:

-Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Memleketimizi aydınlattınız, canla başla sizinle beraberiz, dedi. Mustafa Kemal Paşa ve heyet, Rıfat Hoca’ya teşekkür ettikten sonra İstasyon’a doğru yöneldiler.

Gösteriler devam ediyordu. İstasyon Meydanında jandarma ve polisler de dizilmişlerdi. O günlerde, Anadolu’nun birçok şehrinde olduğu gibi, Ankara’da da bir İngiliz işgal birliği bulunuyordu ve başlarında bir yüzbaşı vardı. Bu İngiliz askerleri İstasyonda kalıyorlardı. Heyet, İngiliz askerlerinin bakışları arasında yoluna devam etti. Hacı Bayram’a doğru ilerliyorlardı. Birkaç ay sonra İlk Meclis binası olacak olan ve fakat o günlerde İttihat ve Terakki vilayet binası olarak yapımı devam eden binada da başlarında bir yüzbaşının bulunduğu bir Fransız işgal birliği vardı. Fransız askerler binanın yanındaki “Millet Bahçesi”nden heyetin geçişini seyrediyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları halkla birlikte Hacıbayram’a kadar yürüdüler ve türbeyi ziyaret ettiler. Heyet hükümet binasının önüne geldiğinde Vali Vekili Yahya Galip Bey bir nutukla “hoş geldiniz” dedi ve hariciye memurlarından Fahrettin Bey de bir nutuk söyledi. Kemal Paşa 15.30’da Hükümet Konağı’na girdi ve burada Ankaralılarla konuştu. Bir süre dinlendi. Daha sonra 20. Kolordu’yu ziyaret ederek Ali Fuat Paşa ile görüştü. Bu sırada Seymenler meydanlarda kılıç oyunları oynuyor, halkı coşturuyorlardı. Akşam olmuş, fenerler yakılmıştı.     

Heyet daha sonra kendilerine tahsis edilen Kalaba’daki Ziraat Mektebi’ne giderek yerleşti. Türkiye’nin kalbi artık Ankara’da “Ziraat Mektebi”nin loş koridorlarında atacak, burada yeni bir Türkiye kurulacaktı. Ziraat Mektebi, Keçiören tepelerinin yamacında Çubuk Çayı’na bakan iki katlı, taş bir yapıydı. Heyet-i Temsiliye’nin çalışmalarını Ankara’da sürdüreceği haberi üzerine, Ankara Vali Vekili Defterdar Yahya Galip Bey, en uygun çalışma yeri olarak burayı seçmişti. Üst kata çıkılınca tam karşıya gelen büyük oda ve bitişiğindeki oda Mustafa Kemal Paşa’ya, sağdaki odalar Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyelerine, soldaki bürolar da, bir süre sonra Halide Edip (Adıvar) Hanım’ın yönetiminde çalışmalara başlayan Anadolu Ajansı’na ayrılmıştı. Alt katta; yemek salonu, şifre ve telgraf odaları, yaverler bürosu ve muhafız birliği yatakhanesi vardı. 

İlk TBMM’nin hazırlıklarının yapıldığı, pek çok tarihi kararların verildiği bu karargâh, 27 Aralık 1919’dan Haziran 1920’ye kadar yaklaşık altı ay Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına ev sahipliği yapacaktır. 

Mebusan Meclisi’ne seçilen milletvekillerinden Ankara’ya gelebilenler ile gerçekleştirilen ve Misak-ı Milli’nin altyapısının oluşturulduğu görüşmeler de burada yapılmıştır. Mustafa Kemal Paşa Haziran 1920’de Ankara İstasyonu’ndaki Direksiyon Binası’na taşındıktan sonra Ziraat Mektebi, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir süre Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı olarak kullanılmıştır. Bina günümüzde Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yerleşkesidir.

Ziraat Mektebi bir süre ülkenin ve Milli Mücadele’nin yönetildiği yer oldu. Geceleri civar bağlardan gelen silah seslerine, isyancıların Ankara’ya 10-15 saatlik yürüyüş mesafesine kadar yaklaşmış olmalarına, kentte yaşayan muhalif grupların bu durumdan cesaret alarak saldırgan bir tutuma yönelmelerine rağmen Ankaralılar, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını Milli Mücadele’nin yönetildiği bu karargâhı korumuşlardır. Onlar da bu kentin insanına duydukları güven nedeniyle kendilerine önerilen karargâhı bir başka yere taşıma tekliflerine karşı çıkmışlardır.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Haziran 1920’de güvenlik gerekçesi ile ve şehir merkezine ve TBMM’ne yakınlık açısından daha uygun görülen istasyondaki taş binaya, “direksiyon binasına” taşınmıştır.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Ankara’ya geldiği 27 Aralık 1919 gecesi, telgrafhaneler bütün Anadolu’ya şu haberi ulaştırdılar:

“Bir haftadan beri Ankara Vilayeti mülhakatından (ilçelerinden, köylerinden) gönderilen heyetler ve binlerce silahlı, atlı, milli kuvvet kahramanları ile arslan köylülerden mürekkep (oluşan) 80 bini aşan vatansever tarafından bugün Sivas’tan gelen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi, eşi görülmemiş bir milli heyecan ile karşılandı. Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa’nın sözleri, istiklâlini feda etmemeye Tanrı’nın huzurunda ant içmiş olan bir ve bütün halk üzerinde, pek derin bir tesir bıraktı. Bu tesir bütün sıcaklığı ile devam ediyor.”

Heyet-i Temsiliye de Mustafa Kemal imzasıyla, Ankara’dan bütün teşkilatlara yayımlanan bir telgrafla, Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya geldiğini ve “geçici merkezinin Ankara olduğu” bütün teşkilatlara duyuruldu:

“Sivas’tan Kayseri yolu ile hareket eden Heyet-i Temsiliye, bütün yol boyunca ve Ankara’da büyük milletimizin sıcak, samimi ve vatansever gösterileri arasında buraya ulaştı. Milletimizin gösterdiği birlik eseri ve azim, memleketimizin istikbalini temin hakkındaki kanaatleri sarsılmaz bir surette kuvvetlendirecek boyuttadır. Şimdilik Heyet-i Temsiliye’nin merkezi Ankara’dır.” 

Mustafa Kemal Paşa kendisini içtenlikle kabul eden Ankara halkı ile daha yakından tanışmak amacıyla 28 Aralık’ta şehrin ileri gelenlerini Ziraat Mektebine davet etti. Ankaralılarla yaptığı konuşmada ülkenin askeri ve siyasi durumunu anlatmış, Müdafaa-i Hukuk’un amacını belirtmiş ve geleceğe yönelik bazı önemli konulara da değinmişti.

İstanbul’a Meclis’e gitmek üzere gelen mebuslarla toplantı yapan Mustafa Kemal Paşa onlardan Mecliste Müdafaa-i Hukuk Grubunu kurmalarını istedi. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti programını Misak-ı Milli olarak hazırladı ve Mecliste kabul edilmesini sağladı. Basının önemini bilen Mustafa Kemal Paşa Ankara’da kamuoyunu aydınlatmak amacıyla Hâkimiyet-i Milliye gazetesini yayımlamaya başladı.

Samsun-Ankara Yolculuğunun Finansmanı

Mustafa Kemal Paşa ve 9. Ordu Müfettişliği Karargâhı’na ödenek olarak önce 114.538 kuruş, sonra 1 Haziran 1919 tarihli Vekiller Heyeti kararı ile görevlilerin maaşlarına % 50 zam yapılarak 57.269 kuruş olmak üzere toplam 171.807 kuruş verilmişti. Bu para Amasya’da bitmişti.

Amasya-Erzurum yolculuğu Sivas üzerinden M. Kemal’in 800 Lirası ile yapıldı.

Erzurum’da 63 delege vardı. Kongre 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında 16 gün sürdü. Delegelerin geliş masraflarını M. Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri karşıladı. Kongre masraflarını Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti karşıladı. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti halkın bağışları ile 1.500 Lira toplayabilmişti. Kongre süresince 1.420 Lira harcanmış, kasalarında 80 Lira kalmıştı. M. Kemal ve askerler 15. Kolordu’da kaldılar. Diğerleri kongrenin yapıldığı eski bir okulda (Ermeni Sansaryan Mektebi) kaldılar. Kongre günü yaklaşınca hazırlanan yatacak yerler yetersiz kalmış, bunun üzerine başta Hacı Dedeağa olmak üzere vatansever Erzurumluların konaklarında yer ayrılmıştı.

Erzurum – Sivas arası Emekli Bnb. Süleyman Bey’in emekli parası olan 900 lira ile yapıldı. 100 lira da Erzurumlular topladı. Toplam 1.000 lira ile ekmek, peynir, zeytinden ibaret kumanyalar hazırlandı. Üç otomobil ve üç at arabası ile 29 Ağustos 1919’da Sivas’a hareket edildi.
Erzurum’da yaşanan para sıkıntısını ve nasıl bir çözüm bulduklarını Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatıyor:

“Akşam yemeğinde Paşa yine Sivas yolculuğuna konuyu getirerek,

- Hazır mıyız?

- Elimize çürük çarık üç otomobil var. Karoserileri berbat, körükleri yırtık pırtık, lambaları da yok. Karpit yakacağız. Geceleri yola devam etmek mecburiyetinde kalırsak karpit de yanmaz. Burada karpit tedarik etmek etmenin de imkanı yok.

- Çürük çarık, lambalı lambasız gideceğiz. Ancak üç otomobil hepimizi ve eşyalarımızı nakle kâfi mi?

- Tabii kâfi değil.

- Rauf, Süreyya, Hüsrev, Raif Beylerle sen, Cevad Abbas ve Muzaffer otomobillere taksim oluruz. Şeyh Fevzi Efendi için de yer ayrılır. Kendisini Erzincan’dan alırız. Recep, Zühtü, Hayati, Memduh ve diğer subay arkadaşlarla eşyalarımız da arkadan araba ile gelirler.

- Güzel Paşam, ben de böyle düşünüyorum. Ancak üç dört arabaya ihtiyacımız var. Bugün Belediye Başkanı (Zakir Efendi) ile görüştüm. Ucuza bize araba temin edecek. Fakat 400 lira kadar bir paraya ihtiyacımız olacak. Kasamız ise malum.

Kaşlarını çatarak ve dişlerini sıkarak gözlerini masanın üzerinde duran kahve fincanına dikti ve hafif sesle,

- Evet, bir de para meselemiz var…

O’nun bu anını ve bu halini görüp de üzülmemenin imkanı yoktu. Bir millet mücadelesinin ve bir millet kurtuluşunun yolunda üniformasına ve kesesindeki 800 lirasına kadar maddi her şeyini kaybeden ve bütün zekâ, enerji ve mana kuvvetini büyük idealine hasreden bir adamın hiç olmazsa para mevzuu ile ilgisi olmamalı, bin bir gaile içinde onu düşünmekten azade bulunmalı idi. Onun içindir ki;

- Paşam, siz bu mevzu ile meşgul olmayınız. Elbette bir tedbir düşüneceğiz diyerek mevzuu değiştirmek kastıyla…”

Meselenin nasıl çözüldüğünü de Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Üyesi Cevat Dursunoğlu şöyle anlatıyor:

“… O gün Mustafa Kemal Paşa’nın yanından gelen Kazım (Dirik), arkadaşlarla Paşa’nın yola çıkmasını sağlamak için bizim para temin etmek vazifemiz olduğunu hatırlattı… Hiç birimizde de para yoktu. Hepimiz kutilâyemut (ölmeyecek kadar bir gıda ile yaşamak) yaşayabiliyorduk. Paşa’ya hiç olmazsa 1.000 lira kadar bir para temin etmeliydik… İlk tedbir olarak çoluk çocuğumuzun ziynet eşyasına başvurmayı hatırladık. Kadınların gözyaşlarına bakmayacaktık. Fakat bunların da boynunda, kolunda be varsa hepsi muhacirlikte ekmek parası olarak sarf olunmuştu.

Heyet-i Faale (Yürütme Heyeti) üyelerinden Emekli Binbaşı Süleyman Bey Hızır gibi imdadımıza yetişti. Her anlamıyla kâmil bir insan olarak tanıdığımız Süleyman Bey, nasıl bir çıkmazda olduğumuzu görerek,

- Çocuklar, ben bu işin çaresini buldum. Benim tasarruf edilmiş 900 liram var. Ben altmış yaşını geçmiş bir adamım. Allah’ın rızasından, milletin selametinden başka bir dileğim yok. Bu parayı size veririm. Fakat bu parayı verdiğimizi ne Paşa ne de başka kimse bilmeyecek. İleride Müdafaa-i Hukuk’un parası olursa verirsiniz, olmazsa helal olsun. Ben devletin verdiği emekli aylığı ile geçinir giderim, dedi.

Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Bu adsız büyük bizi o günkü en büyük kaygımızdan kurtarmıştı. O gün Süleyman Bey parayı getirdi. 100 lira kadar da aramızdan toplayarak, 1.000 lira yaptık ve Kazım delaletiyle Paşa’ya ulaştırdık. Kazım dönüşte Paşa’nın çok memnun olduğunu sevinerek anlattı…”

Sivas Kongresi 4 Eylül-11 Eylül 1919’da toplandı. Toplantı Sultani (Lise) binasında yapıldı. 38 temsilci katıldı. Geliş masraflarını M. Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri karşıladı. M. Kemal okulun 1. Katında bir odada çalıştı, dinlendi ve yattı. Eşyaları Müftü Abdurrauf, Şekeroğlu İsmail ve Sığırcıoğlu Hayri Efendiler evlerinden getirdiler. İsmail Şekeroğlu 28 temsilciyi 32 gün evinde ağırladı. 

Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekilerin ihtiyaçlarının gerektirdiği masrafların ve beslenme giderlerinin karşılanmasında oldukça sıkıntı çekildiği anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında asker olarak bulunanlar Erzurum’da olduğu gibi kolordu kadrosunda misafir kaydedilmemişlerdi. Bu duruma, Anadolu bütünleşme hareketinin doğrudan doğruya halka dayandırılması isteğinin yol açtığı anlaşılıyordu. Kolordu kadrosuna misafir kaydedilmemesi, geçim ve beslenme meselelerinin önemli bir sorun olarak ortaya çıkmasına neden olmuştu. O sıralarda İstanbul Hükümeti tarafından görevinden uzaklaştırılan Kaymakam Nizamettin (Atakar) Bey, Mustafa Kemal Paşa’ya katılmış ve beraberindekilerin iaşe işleri ile meşgul olmaya başlamıştı. Çekilen maddi sıkıntıları Nizamettin Bey anlatıyor:

“Bir gün Mustafa Kemal Paşa’ya çarşıda kasaba, bakkala borçlandığımızı ve para kalmadığını söyledim.

- Bunları Rauf yanımdayken tekrar aç, dedi. Rauf Bey’le otururken vaziyeti anlattım. Paşa,

- Ben şimdiye kadar olanı, 700-800 liramı verdim. Başka param yok, dedi.

Rauf Bey 100 altın verdi,

- Şimdi bunlarla idare et, sonra beni gör, dedi.

Bu paralarla, 20 kişiyi bulan Mustafa Kemal Paşa ve maiyeti ile kongre azalarının iaşesini temin ediyorduk. Mustafa Kemal Paşa herkesten hissesine düşen masrafını almak teklifini kabul etmiyordu.

- Kimden ne isteyeceksin? Yanımdakilerin bazısı Teğmen. Maaşının bir kısmını zaten ayrılırken İstanbul’da ailesine bırakmış. Bir de burada masraf. Buna dayanabilir mi? Nasıl olur?”

Rauf Orbay’ın verdiği bu 1.000 Lira ile idare edildi. Fakat Sivas’ta üç ay sıkıntı içinde geçti.

“Millet Benden de Hesap Sorabilir”

Prof. Dr. Şükrü Elçin’in ilk olarak 1988 yılında yazdığı bir makalede anlattığı ve Sivas Kongresi sırasında geçen aşağıdaki olay, maddi sıkıntıların hat safhada olduğu o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın milletin, devletin parası ve o paranın harcanması konusundaki hassasiyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. 

Prof. Dr. Şükrü Elçin yeni atandığı Sivas Lisesi'ndeki görevine 1939 Kasım ayı içerisinde başlar. Okul Müdürü Faik Dranas kendisine okulun idari işlerinde görevli Hacı Derviş'i (H. Baki Derviş Devirmiş, 1878-1960) kastederek: “Hacı Bey kongrede Atatürk'ün hizmetinde bulunmuştur, birçok gözlemleri var, rica edin, size bir iki hatırasını anlatsın” der.

Şükrü Elçin hatırasında bu tanışmanın devamını şöyle anlatır:

Hacı Derviş (Devirmiş), herkesin sevdiği, saydığı, orta boyda, çocuk yüzlü, mahcup tabiatlı, ağzında piposu, iddiasız bir adamdı. Kendisine Atatürk'le nasıl tanıştığını sordum. O günlere tekrar giderek şunları anlattı:

“Atatürk Sivas'a gelince Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reis-i Sanisi (İkinci Başkanı) Rasim (Başara) Bey’den kendisine hizmet edecek bir adam bulmasını ister. O da Hacı Derviş’i gönderir. Paşa, müdür odasında çalışırken kapıyı vurarak içeri giren Hacı Derviş, kendisini Rasim Bey’in gönderdiğini söyler. Atatürk kendisine uzun uzun bakar ve “benimle çalışır mısın” diye sorar. Bir hafta süre isteyen Hacı Derviş’e, ‘memleketin bir hafta düşünmeye vakti yok, yarın kararını bildir’ diye seslenir. Odadan çıkan Hacı Derviş, kapıyı vurmadan tekrar içeri girer ve ‘gabul Paşam!’ der.

Atatürk memnun olmuştur. Pantolonunun cebinden örme bir para kesesi çıkararak masanın üzerine döker ve ‘Al bunları çarşıya git, bana çok büyük bir hesap defteri satın al, gel’ der.

Hacı Derviş defteri getirdiğinde, bütün masrafları kuruş kuruşuna bu deftere yazmasını emreder. Bunun üzerine Hacı Derviş: 

- Paşam, bu hengâmede senden kim hesap sorabilir deyince,

- Çocuk, bir gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar, cevabını verir."

Sivas-Ankara yolculuğuna 19 Aralık 1919’da çıkıldı. Otomobillerin benzini ve lastikleri Amerikan Okulu Müdürü bir bayandan, belge karşılığı alındı.

Mazhar Müfit Kansu Bitlis Eski Valisi olarak Osmanlı Bankası’ndan 1.000 Lira borç aldı. Senedi Yüzbaşı Bedri Bey “Tüccardan” diye imzaladı. Yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmek alındı. Yolda bunlar yenecekti.

Sivas - Kayseri - Mucur - Hacıbektaş - Kırşehir - Kaman - Beynam Köyü – Gölbaşı - Kızılyokuş (Keklik Pınarı/Dikmen) güzergâhı takip edilerek 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelindi. Meclis açılıncaya kadar Heyet-i Temsiliye’nin masrafları Ankara Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından karşılandı. 
Meclis açılıp, Heyet-i Vekile (Hükümet) oluşturulduktan sonra giderler ve gelirler bütçeye bağlandı.

Ankara İleri Gelenlerine Konuşma

Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1919) kaldıkları Ziraat Mektebi’ne gelen Ankaralılara geniş bir konuşma yaptı. Dinleyenler arasında şehrin ileri gelenleri, yakın yerlerden gelen heyetler, ticaret ve zanaat sahiplerinden oluşan kalabalık bir topluluk vardı. Paşa, onlara ülkenin içinde bulunduğu durumu ayrıntılı bir şekilde anlattı. Mondros Mütarekesi sonrasında yaşananları, kongreler sürecini özetlediği konuşmasında, Müdafaa-i Hukuk’un amacını belirtmiş ve geleceğe ilişkin bazı konulardaki görüşlerini paylaşmıştır. 

Konuşma pek çok bakımdan önemli olmakla birlikte, özellikle Türk milletinin barışı hangi şartlarda kabul edebileceği konusunda verdiği mesajlar dikkat çekmektedir. Burada, Wilson Prensipleri bağlamında ve Kongre kararları ile bağlantılı olarak “Misak-ı Milli”nin esasları dile getirilmiş, Milli Vatan’ın sınırları da çizilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa bu konuşmasında Sivas Kongre Beyannamesi’ne atıf yaparak, “Devlet için millî yeni bir hudut kabul ettik” diyordu.  Konuşmasının güney sınırlarımızla ilgili bölümü şu şekildedir:

“Mütareke imzalandığı gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudut İskenderun Körfezi güneyinden Antakya’dan, Halep ile Katma istasyonu arasında Carablus köprüsü güneyinden Fırat nehrine kavuşur. Oradan Dir’izor’a (Deyrizor’a) iner; ondan sonra doğuya uzatılarak Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi içine alır. Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarının yerleşik olduğu vatanımızın parçalarını sınırlandırır. Bunun güney kısımlarında Arapça konuşan dindaşlarımız vardır. Bu hudut dahilinde kalan ülkemizin parçaları Osmanlı topluluğundan ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmiştir… İtilaf Devletleri’nden ihtimal bazısı henüz özel menfaatlerini temin etmek için milletten başka bir yerde dayanak noktası arıyor. Millet birlik ve azminde sebat ettikçe bu gibilerin de hakikati kabul edeceklerinde şüphe yoktur. Şimdi lazım olan, milletimizin sebatkârane bir surette azminde devam etmesi ve İstanbul’da yakında toplanacak milletvekillerimizin yasama görevlerini hakkıyla gerçekleştirebilmeleridir… ” 

Mustafa Kemal’in kanaatine göre, İtilaf Devletleri Türkiye konusunda iki noktada “yalancı” durumuna düşmüşlerdi. Wilson Prensipleri’ne göre hareket ettiklerini söylemelerine rağmen o prensiplerin Türkiye’yi ilgilendiren 12. Maddesine uymamışlardı. İkinci olarak da “şeref ve namusları üzerine yemin ettikleri” Mütareke Antlaşması’na uymadıkları gibi, Osmanlı Devleti’ni “manda” altına almaya, hatta büsbütün parçalamaya yönelmişlerdi. Bu davranışlarına gerekçe olarak da Türklerin Gayrimüslim toplulukları eşitlik ve adalet ilkelerine göre yönetme yeteneğine sahip olmadıkları, genellikle de girdikleri her yeri harap ettikleri gibi asılsız tezler ileri sürmüşlerdi. Bu iddiaların gerçeklerle bağdaşmamasına rağmen, sayıları az da olsa bazı vatandaşların bunları reddetmeyip Türkiye’yi suçlu görmelerinin çok acı olduğunu belirtti.

Mustafa Kemal Paşa devamla, bir gün önce Ankara Gazetesi’nde yayımlanan Namık Kemal’in, “Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa / Hakk’ın da bükülmez kolu, dönemez yüzü vardır” dizelerini hatırlatırcasına, güçlü olmanın haklı olmak anlamına gelmeyeceğini şöyle dile getirmiştir: “Her halde âlemde bir de hak vardır. Ve hak kuvvetin üstündedir!”

Ali Rıza Paşa Hükümeti ile varılan uyuşma konularından da bahseden Mustafa Kemal Paşa, milli hâkimiyetin sağlanabilmesi için her şeyden önce bireylerin düşünme yeteneğine sahip olmaları, bilinçlenmeleri gereğini vurgulamıştır: “Bireyler düşünür olmadıkça kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya fena yönlere sürüklenebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin kendi geleceğiyle doğrudan doğruya ilgilenmesi gerekir.”

Mustafa Kemal, bu uzun konuşmasının sonunda toplumsal bir dayanışma ile çok yakında gelişmiş milletler arasında yer alınabileceğine de dikkat çekerek geleceğe yönelik inancını şu şekilde belirtmiştir:

“Bence bundan sonra da pek önemli vatan ve millet görevimiz vardır. Bu bağlamda iç durumumuzu düzeltmek ve ilerlemiş milletler arasında etkili bir organ olabileceğimizi eylemimizle de ispatlamamız gerekir. Bu amaçta başarılı olmak için siyasi çabalardan çok, toplumsal çabalara ihtiyaç vardır.”

Mustafa Kemal Paşa’nı 28 Aralık günü Ankaralılara söylediği bu sözler aslında, yurdu işgal ve bölünmeden kurtaracak çareyi, savaşta izlenecek yolu ve barışın hangi şartlarda olması gerektiğini ve barış sonrası medeni dünya ile uyum için bireysel ve toplumsal alanda yapılması gerekenleri ana hatları ile anlatmaktaydı.

Ankara, bir toplumsal dayanışma içinde Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye’yi bağrına basmıştı. Ankara, “Geçici bir merkez” olmaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin “Başkenti” durumuna süratle yükselecekti.

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi

Ankara’da çalışmalarına başlayan Heyet-i Temsiliye, görüşlerini ve çalışmalarını ilk ağızdan kamuoyuna duyurmak amacıyla bir gazete yayınlanmasını gerekli görüyordu. Öncelikle, Sivas’ta yayınlanan “İrade-i Milliye”nin Ankara’ya nakledilmesi düşünüldü. Fakat gazetenin sahipleri bu görevi Sivas’ta sürmek istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine yine aynı anlama gelen “Hâkimiyet-i Milliye” isimli bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Yazı İşleri Müdürlüğü’nü Recep Zühtü Soyak’ın üstlendiği Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, Mebusan Meclisi’nin açılışından 2 gün önce, 10 Ocak 1920’de yayın hayatına başladı.

Gazete başlangıçta haftada 2 gün çıkıyordu. Kazım Karabekir’e gazete hakkında bilgi veren Mustafa Kemal Paşa, gazetenin görünüşte özel bir gazete olduğunu, ancak yazıların Heyet-i Temsiliye’ce verildiğini söylemiştir.

Gazetenin ilk sayısında “Hâkimiyet-i Milliye” kavramının anlam ve önemini belirten başyazıda o günlerde üzerinde durulmayan çok çarpıcı bir görüş sergilenmiş; “Hâkimiyet-i Milliye’nin mesleği, milletin müdafaa-i hâkimiyeti olacaktır… Hâkimiyet-i Milliye hiçbir zaman Meşrutiyet demek değildir. Meşrutiyet ancak onun vasıtası olabilir.” Denilerek bu kavramın “meşrutiyet”in ötesinde gerçek bir millet egemenliğini içerdiği anlatılmak istenmişti.

“İrade-i Milliye’yi hâkim kılmak” parolası ile Amasya’dan yola çıkan Mustafa Kemal, Mebusan Meclisi’nin açılması aşamasına gelindiğinde şimdi, “milli hâkimiyet”ten milletin hâkimiyetinden bahsetmeye başlamıştı. Mebusan Meclisi, Meşrutiyet yönetiminin bir meclisi olduğuna göre “Hâkimiyet-i Milliye” gerçekleştirilirken “Meşrutiyet” ötesine geçilecek demekti. Bu da doğal olarak “Cumhuriyet” yönetiminden başka bir şey olamazdı.

Gerçekten de Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ile bu görevi daha kapsamlı ve bilinçli olarak üstlenecektir. Gazete, 1934 yılından sonra adı “Ulus” olarak değiştirilecek, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın görüşlerini yansıtan, yarı resmi bir yayın olarak hayatına devam edecektir.



YAZARLAR